-->
Mevzu TV | Mevzu sadece haber değildir.

Üç ülkeye dağılmış bir topluluk: Dürzîler

TARİH

Halkına karşı sert ve acımasız şekilde muamele eden bir lider olarak tanınan altıncı Fatimi Halifesi Hâkim Biemrillah'ın Sünnilere karşı ortaya koyduğu tavır, İsmailî alimlerin gözünde bir halifeden çok daha üst bir konuma ulaşmasına neden oldu.

Hâkim ile çok yakın ilişkide olan İsmailî alimler, Hâkim’in oluşturduğu bu algıyı yeni bir dini yorum ortaya koymak için kullandı. Böylece, özellikle Hamza b. Ali’nin katkılarıyla Dürzilik inancının temelleri atılmış oldu. Bugün Lübnan, Suriye ve İsrail'de yaşayan Dürzîler İslam dini içerisinden çıkmış diğer fırkalardan oldukça farklı bir yapıya bürünmüştür. Dürzîler'i diğer fırkalardan ayıran en büyük özellik Hâkim Biemrillah’ın Tanrı olduğuna inanmalarıdır. Dürzîlik, özellikle yaratılış düşüncesi, tevil yöntemi konusunda büyük oranda İsmailîlik ile benzer noktaları olsa da dışardan gelen birçok unsuru da içine dahil ederek Şia içerisinden neşet etmiş bütün mezheplerden farklı bir yapı ortaya koymuştur.

Altıncı Fatimi Halifesi Hâkim Biemrillah, halkına karşı sert ve acımasız bir yönetim şekli uygulayan bir lider olarak tanına gelmişti. Fakat, bu katı tavrı aynı zamanda onun, kimileri için saygın birisi olarak görülmesine sebep olmuştu. Sadece halkı üzerinde değil, devlet kurumları ve dönemin alimleri üzerinde de kontrol sahibi olan Hâkim, bir müddet sonra çevresindeki İsmailî alimlerin gözünde bir halifeden çok daha üst bir konuma ulaşmıştı.

Hâkim’in Sünnilere karşı ortaya koyduğu tavır, halkın büyük bir kısmı tarafından tepkiyle karşılanmış olsa da, bir grup insanın Hâkim’e fazlasıyla bağlanmasına sebep oldu. Hâkim ile çok yakın ilişkide olan İsmailî alimler, Hâkim’in oluşturduğu bu algıyı yeni bir dini yorum ortaya koymak için kullandı. Böylece, özellikle Hamza b. Ali’nin katkılarıyla Dürzilik inancının temelleri atılmış oldu.

Hamza b. Ali tarafından ortaya konulan inanç ilk yıllarında gizli bir şekilde yayıldı. Hamza davet çalışmalarının büyük bir titizlikle, gizlenerek yapılmasını istemesine rağmen, en önemli dâîlerinden (davetçi) biri olan Muhammed b. İsmail ed-Derezî 1017’de açıktan davete başladı.

Bu hareketi sebebiyle, yüzyıllarca bu inanç Derezî’ye nispetle Dürzîlik olarak adlandırıldı. Derezî, Hâkim’in ulûhiyetini, onun tanrı olduğunu anlattığı risalesini Kahire’de belli başlı camilerde okutmaya başlayınca büyük bir tepki topladı. Eseri okumakla görevli birçok davetçi, halk tarafından dövülerek öldürüldü. Kahire’de bir anda oluşan bu gergin atmosfer devam ederken, Hâkim, en güvendiği dâîlerden biri olan ed-Derezî’yi himayesine alarak sarayında sakladı.

Kahire’deki gerginliğin yatışmasının hemen ardından Derezî, yanında küçük bir dâî topluluğuyla Şam’a doğru yola çıktı. Burada da davetlerine devam eden Derezî bir süre sonra imamlık iddiasında bulunmaya başladı. Kendisini Dürzî inancı içerisinde imam pozisyonuna yerleştiren Hamza b. Ali ise konumunu korumak için Derezî’nin bu söylemlerine karşı harekete geçti.

Halihazırda, Derezî’nin kendi emri dışarısına çıkıp davetleri açıktan yapmaya başlamasından dolayı Derezî hakkında menfi düşüncelere sahip olan Hamza, imamlık iddialarının ardından Derezî’nin dâîlerini ona karşı kışkırtmaya koyuldu. En nihayetinde Derezî’nin ölümü, kendi dâîlerinin elinden oldu ve bu andan itibaren Derezî, Dürzî inancı içerisinde bir hain olarak anılmaya ve Dürzîler tarafından mürted olarak görülmeye başlandı.

Açıktan davet sürdükçe birçok dâî halkın öfkesine kurban gitti. Sonunda, bir gece vakti Hâkim Biemrillah’ın da öldürülmesiyle Dürzî inancı büyük bir darbe yedi. Hâkim’in yerine geçen Zâhir babasının Tanrılık iddialarını yalanladı. Dürzîlere karşı büyük bir mücadeleye girişen Zahir, onları büyük şehirlerin dışına; Suriye, Lübnan gibi bölgelere sürdü. Dürzîler, sürgünden önce neredeyse tüm büyük imamlarını kaybetmişti.

Bahauddin gibi geriye kalan birkaç Dürzî alim, inancı koruma altına almak için Dürzîliğe geçişi sınırladı. O saatten itibaren Dürzî inancı dışa kapalı bir mahiyete bürünürken; Kahire, Şam gibi şehirlerden çıkartılan Dürziler, Lübnan, Suriye ve İsrail’e göç etmeye başladı.

Lübnan Dürzîleri:

Lübnan, Hakim Biemrillah’ın ölümünden sonra yerine geçen Zâhir Lii‘zâzidînillâh’ın baskılarına uğrayan Dürzîlerin ilk durak noktası olmuştur. Çok uzun zamandır o topraklarda olmanın bir getirisi olarak, sayıları 300 bine varan nüfuslarıyla Dürzîler Lübnan içerisinde oldukça etkili bir konumdadır.

Fransa’ya karşı gösterilen direnişlere destek veren Dürzîler, Lübnan’ın kurulmasının ardından, bu sefer de devlete muhalif bir tutum göstermişlerdir. Lübnan Anayasasının yönetim kanadı için Cumhurbaşkanı’nın bir Marunî (Lübnan Katolik Hristiyanları), başbakanın bir Sünnî, meclis başkanın ise bir Şiî olmasını zorunlu kılması, Dürzîleri siyasi arenadan dışlanmış hissettirmiştir.

Özellikle kurdukları partiler yoluyla siyasi mücadele yöntemini benimseyerek İkinci Dünya Savaşı sonrasında resmi bir mezhep olarak tanınmış, bakanlar kurulunda sabit iki sandalye kazanmışlardır.

Dürzîler 1975 yılında patlak veren Lübnan iç savaşında Lübnan Ulusal Hareketi adı altında Marunîlere karşı mücadele etmiştir. Uzun süren iç savaşta liderlerini kaybeden Dürzî cephesi, 1989’da ABD ve Suriye öncülüğünde yapılan Taif Antlaşması ile ülkedeki konumlarını güçlendirmişlerdir. Dürzîlerin parlamento içerisinde güçlerini arttırmalarının ardından, 2005’teki Haruri suikastından sonra, iki büyük ailenin liderlerinin farklı taraflara geçmesiyle iki cepheye ayrılmıştır. Arslan ailesinin lideri olan Talal Arslan, Hizbullah hareketinin öncülüğünü yaptığı Şii hareketlerle yakınlaşırken; Canbolat ailesinin lideri olan Velid Canbolat Sünnîlerin Suriye karşıtı 14 Mart Hareketi içinde bulunmuştur.

Suriye Dürzîleri:

Toplam nüfusları 700 bine yakın olduğu tahmin edilen Suriye Dürzîleri Halep ve Şam gibi büyük şehirlerin yanı sıra ağırlıklı olarak Suriye’nin Süveydâ şehrinde yaşamaktadırlar.

Suriye Cumhuriyeti kurulmadan önce Lübnan’dan göç ederek bu bölgelere yerleşen Dürzîler, Lübnan Dürzîleri ile akrabadır. 

Özellikle Şam ve Süveydâ kentinde yaşayan Dürzî gruplar, bugünkü Suriye devleti kurulmadan önce Lübnan’daki akrabalarıyla yakın temas içindeydi. Ancak 1918’de Suriye’nin Osmanlı’dan kopması ve Lübnan ile araya sınır çekilmesiyle bu ilişki kopmuş, Suriye Dürzîleri, bu topraklarda yerleşik olarak yaşamaya başlamıştır.

Dürzîler, yüzde 90’a yakın bir oranla, nüfusun çoğunluğunu oluşturdukları Süveydâ’da her zaman başat güç konumundaydı. Suriye’nin Fransa tarafından işgal edilmesinin ardından burada Fransa destekli özerk bir devlet kuran Suriye Dürzîleri, bağımsızlık mücadelelerinin başlamasının ardından Fransa’ya karşı ayaklanmıştır.

Suriye devletinin kurulması aşamasında destekçi olan Dürzîler, Suriye’nin kurulmasınının ardından Arap milliyetçisi hareketlerin baş göstermesi sebebiyle devlete karşı ayaklanmıştır. 1947’den 1954’e kadar süren Suriye devleti ve Dürzîler arasındaki bu çatışmalar, Dürzîlerin ağır bir yenilgi almasıyla nihayete ermiştir. 

Bu süreçten sonra Devlet içinde kadrolaşarak, özellikle Baas ve Suriye Ordusu içinde örgütlenen Dürzîler, Sunni Araplara karşı Nusayrilerle işbiriliği içine girişmişlerdir.

1966’da Fakat Salim Hâtum ve Talal Ebu Asali adında iki Dürzî subayın darbe teşebbüslerinin başarısızlığa uğraması, Dürzîlerin devlet kurumlarından tasfiyesine neden olmuştur. Hafız Esed döneminde, farklı seslerin bastırılması uygulamaları dolayısıyla Dürzîler devlet sisteminin dışına itilmiş olsa da 2011 dolaylarında başlayan Arap Baharı eylemlerinde muhalif bir tutum içine girmemişlerdir.

Dürzî gruplar içinde farklı görüşler olsa da Suriye’de süregelen gerginlikte, hem devlet kanadı hem de muhalifler için önem atfedilen Dürzîler rejim yanlısı bir tutum sergilemişlerdir.

İsrail Dürzîleri:

İsrail’e göçmüş olmadıklarını, aksine her daim bu topraklarda var olduklarını iddia eden İsrail Dürzîleri, 130 binlik nüfusları ile İsrail devletinin önemli bir parçasını oluşturmaktadırlar.

İsrail’de yaşayan Dürzîlerin büyük bir çoğunluğu İsrail devletine sadıkken, kendilerini Müslümanlardan ayırmakta ve Arap olarak anılmaktan hoşlanmamaktadırlar. Henüz İsrail devleti kurulmadan önce başlayan Yahudi-Dürzî dostluğu, 1948’de bir Yahudi devleti kurulduğunda çok daha üst derecelere ulaşmıştır.

Müslüman Araplarla ilişkileri iyi olmayan Dürzîler, Yahudilerin Filistin topraklarına yerleşmesi sırasında, Arapların karşısında konum alarak Yahudilere yardım etmişlerdir. 

Özellikle 1936 baş gösteren Arap-Yahudi çatışmalarında Dürzîlerin Yahudilerin yanında çatışmalara katılmaları, İsrail devleti kurulduktan sonra özel bir konum elde etmelerini mümkün kılmıştır.

İsrail’in, kendi topraklarındaki Dürzîlerle ilişkilerini iyi tutarak, çevre ülkelerdeki Dürzî nüfusun sempatisini toplama arzusu ve Dürzîlerin İsrail’e oldukça bağlı olması Dürzî topluluğun, İsrail ordusu içinde Dürzî askerlerden oluşan özel bir birliğe sahip olması, kendi kimliklerinin ve dinlerinin ayrı bir statü olarak kabul edilmesi gibi imtiyazlar elde etmesine neden olmuştur. Öte yandan Yahudi yöneticiler Dürzîleri İsrail devletine adapte etme adına, Dürzîlere özel dini mahkemeler açmak, onlara özel eğitim müfredatı hazırlamak ve çeşitli dini bayramlar düzenlemek gibi birçok yeniliğe imza atmıştır.

İsrail yönetimi ve bu topraklarda yaşayan Dürzîlerin arasındaki iyi ilişki, Suriye ve Lübnan gibi bölgelerde yaşayan Dürzîlere de yansımıştır. İsrail, kendi toprakları dışında yaşayan Dürzîlerle iyi ilişkiler geliştirmiş, onlarla Yahudilere saldırmamaya dair anlaşmalar imzalamıştır. İsrail devleti tesis edilen bu iyi ilişkiyi zaman zaman Suriye ve Lübnan’ın iç işlerine karışmak için de kullanmıştır. İsrail'de yaşayan Dürzîlerin büyük bir çoğunluğu Golan Tepeleri'nde yaşamaktadır.

İnançları:

Hamza b. Ali tarafından şekil verilen Dürzîliği İslam dini içerisinden çıkmış diğer fırkalardan ayıran en büyük özellik Hâkim Biemrillah’ın Tanrı olduğuna inanmalarıdır.

Tanrı’nın ilahî (lâhûtî) ve insanî (nâsûtî) iki veçhesi olduğuna inanan Dürzîler, Hâkim Biemrillah’ın bu insanî veçheyi taşıdığını düşünmektedirler. Onlara göre Tanrı daha önce başka insanların bedeninde tecessüm ettiği gibi, Hz. Ali’nin ruhunu taşıyan Hâkim’de tecessüm ederek, yeryüzüne inmiştir. Fakat Tanrı’nın Hâkim’in bedeninde cisim bulması, daha öncekilerden oldukça farklı olarak mükemmel bir şekilde zuhur etmiştir.

Dürzîler, Hâkim’in öldürülmesini, gayba karışma olarak algılamaktadır. Hâkim Tanrı olması sebebiyle ölmemiş, sadece belli bir süreliğine dünyadan çekilmiştir ve yeryüzüne tekrar geri döndüğünde, dünyanın hâkimiyetini Dürzîlere verecektir.

Dürzîler, Tanrı’nın farklı insanlarda kendini göstermesi fikrinin bir yansıması olarak, insanların da öldükten sonra farklı bedenlere geçiş yaptığını düşünmektedir.

Dürzîlere göre Hâkim’in Tanrı sıfatıyla yeryüzüne gelmesi daha önceki dinlerin şeriatlarını nesh etmiştir. Bundan dolayı, onlar Dürzî imamlar tarafından oluşturulan kurallara riayet etmektedirler. Dolayısıyla, Dürzîler tarafından önceki dinlerin kuralları olarak kabul edilen namaz, oruç gibi ibadetler yerine getirilmesine gerek olmayan ibadetlerdir.

Onlar ibadetlerini Tanrı kabul ettikleri Hâkim’e yaparlar. Tanrı’nın insanî yani görülebilen veçhesine ibadet eden Dürziler, diğer dinlere mensup kişilerin yaptığı gibi Tanrı’nın ilahi kısmına yapılan ibadetleri, ”yokluğa” yapılan ibadetler olarak görürler.

Dürzîler, Namaz, oruç, hac gibi hükmü kaldırılan ibadetlerin yerine Hamza b. Ali tarafından oluşturulan yedi esasa uyarlar. Birinci esas “doğru sözlülük”olup namazın yerine getirilmiş bir kuraldır. “Din kardeşlerini korumak” olan ikinci esas, Dürzî toplumunu bir arada tutmak gibi bir anlayıştan ortaya çıkmıştır. Oruca karşılık getirilmiş olan üçüncü esas ise "var olmayan ve yalan şeylere ibadetten vazgeçmek”tir.

Dördüncü esas olan “İblisler ve azgınlardan uzaklaşmak” prensibi ise, Dürzî inancına göre insanları gerçek olmayan bir ilaha ibadete çağıran tüm Hz. Muhammed (s.a.v.), Hz. Musa (a.s) gibi nebiler ve onların şeriatlarıyla mücadeleyi de kapsamaktadır. 

Geriye kalan üç esas ise Hâkim’in mutlak tanrı olduğu, her şeyin ondan geldiği ve ondan gelene boyun eğme prensiplerini içermektedir.

Sosyal hayatta Dürzîler dini metinleri okuyabilme imkanlarına göre ikiye ayrılmaktadır: Ukkâllar ve cühhâllar. Ukkâl adı verilen sınıf cühhâllardan gizlenen Dürzî risalelerini okuma iznine sahip olan, dini konularda yetkin ve söz sahibi olan sınıftır. Bu sınıf, “cahil”in çoğulu olan “cühhâl” kelimesi ile adlandırılan, normal halk tabakasının uyması gerekenden çok daha fazla kurala riayet etmek zorundadır.

Ukkâllar içki içmemek, dürüst olmak, yeme ve içmede aşırıya kaçmamak, lüksten kaçınmak gibi kurallara uymak zorunda olsa da, içinde bulundukları toplumsal sınıf onlara gizli Dürzî risalelerini okuma ve dini konularda hüküm verme imkanı tanımaktadır. Cühhâllar ise yedi esas haricinde herhangi bir sorumluluk taşımamakla birlikte, Dürzî metinlerini okuma imkânına sahip değillerdir.

Şiîliğin İsmailîyye koluna bağlı alimler tarafından ortaya çıkarılan bir inanç olması dolayısıyla Dürzîlik İsmailî mezhebinden oldukça etkilenmiştir.Özellikle yaratılış düşüncesi, tevil yöntemi konusunda büyük oranda İsmailîlik ile benzer noktaları olsa da dışardan gelen birçok unsuru da içine dahil ederek Şia içerisinden neşet etmiş bütün mezheplerden farklı bir yapı ortaya koymuştur.

Kaynak: Mecra/Selim Teke

Yorum yapabilmek için lütfen sitemizden üye girişi yapınız!
Sıradaki Haber
Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.