-->
Mevzu TV | Mevzu sadece haber değildir.

Modern Ortadoğu’nun perde arkasındaki aktörü

TARİH

Muhammed Şerîf Fârûkî, 24 Ekim 1920’de, doğduğu Musul civarında Iraklı bir Arap kabilenin yaptığı baskında öldürüldüğünde sadece 29 yaşındaydı.

Kısacık ömrüne boyundan büyük maceralar sığdıran Fârûkî belki de kendisinin bile tahmin edemeyeceği şekilde paramparça bir Ortadoğu miras bıraktı bizlere. Sonuçta gösterdiği çabaların bir kısmı karşılık bulmuş, bir kısım Arap Hüseyin’in önderliğinde Osmanlı’ya baş kaldırmıştı. Kurmak için nice dolaplar çevirdiği Büyük Arap Krallığı ise hiçbir zaman bir hayalden öteye geçememişti…

Yakın tarihin en büyük dolandırıcılık hikâyelerinden birine imza atan, çevirdiği dolaplarla İngilizleri Şerif Hüseyin’in liderliğinde tüm Arapları kapsayan bir isyanın mümkün olduğuna inandıran ve Sykes-Picot Anlaşması’nın gizli bânisi olarak kayıtlara geçen Üsteğmen Muhammed Şerîf el Faruki, 1891 yılında bir Osmanlı vilayeti olan Musul topraklarında doğdu.

Ailesi, çocukluğu ve gençliği hakkında pek az malumatın bulunduğu genç Muhammed Şerîf, dönemin modasına uyarak tahsil için payitahtın yolunu tutmuş ve 1912 yılında İstanbul Harp Akademisi’nden mezun oldu. İlk görevine, Musul ve çevresinden sorumlu 4. Ordu’nun 12. Kolordu Komutanı, sonradan Medine’de kahramanca bir direniş göstererek “Çöl Kaplanı” lakabını alacak Fahreddin Paşa’nın birliklerinde başladı.

Daha sonra Arap milliyetçiliği fikrinin merkezi konumundaki Şam’a atandı.

O dönemde yoğun hissedilen milliyetçilik akımlarının etkisinde kalan Fârûkî, 1913 yılında, imparatorluğu yöneten İttihatçıların politikalarından rahatsız bir grup Arap subayın bulunduğu gizli bir cemiyete -muhtemelen El Ahd- üye oldu. Şam’da bulunduğu sırada milliyetçi subayların ne gibi adımlar attıklarını gözleme şansı bulup kendisi de içlerinde yer almış, 1915 yılında Hicaz Emiri Şerif Hüseyin’in oğlu Emir Faysal ile görüşmüş, milliyetçi subayların İngilizlere teklif etmesi için Hüseyin’e verdiği Şam Protokolü’nü bizzat hazırlayanlardan biri olmuştu. Bu anlaşma daha sonra Hüseyin’in Britanya’dan bulunacağı taleplerin temelini teşkil edecekti.

Birinci Dünya Savaşı patlak verdiğinde Şam’da bulunan Üsteğmen Muhammed Şerîf el Fârûkî, 4. Ordu Komutanlığı’na ve Suriye Valiliği’ne atanan Bahriye Nazırı Cemal Paşa’nın emriyle yaklaşık 150 subayla beraber, son derece şiddetli çarpışmaların yaşandığı, adeta bir ölüm-kalım mücadelesi verilen Gelibolu Cephesi’ne gönderilmişti. Cemal Paşa’nın sadakatinden şüphelendiği için kendisini ve arkadaşlarını ölüme gönderdiğini düşünen Fârûkî, bunu Cemal Paşa'nın milliyetçi Arapları sindirme politikası olarak görmüştü.

Ancak bunun doğruluğunu hiçbir zaman öğrenemeyecekti. Cephedeyken de Şam’daki gizli cemiyet ile haberleşmeyi bırakmayan Muhammed Şerîf, arkadaşları vasıtasıyla Şerif Hüseyin’in Şam Protokolü’nü İngilizlere sunduğundan ve bu belgeye İngilizlerce ihtimam gösterilmediğinden haberdar olmuştu.

Muhammed Şerîf Fârûkî, Çanakkale’ye gönderildikten kısa bir süre sonra, 20 Ağustos 1915 günü, beyaz bayrak sallayarak Osmanlı ordugahından firar edip İngilizlere teslim oldu. Elinde, İngilizlerin Kahire İstihbarat Bürosu’nun işine yarayacak çok değerli malumatlar olduğunu öne süren 24 yaşındaki bu genç subay, derhâl Kahire’ye gönderilmeyi istemişti. Ancak Faruki’nin İngilizce bilgisinin azlığı göz önünde bulundurulduğunda, ona isnat edilen sözlerin, doğru olup olmadığı bir muammadır.

Sorgulanmak üzere Kahire’ye nakledilen Üsteğmen Faruki, Kahire İstihbarat Bürosu’na kendini El Ahd Cemiyeti’nin bir üyesi olarak tanıtmış, cemiyetin liderinin de Osmanlı 12. Tümeni Kurmay Başkanı Yasin el-Haşimi (geleceğin Irak başbakanı) olduğunu söylemişti. Fârûkî’nin konuşma sırasında, Şerif Hüseyin’in belirlediği sınırlara sahip bir Arap devletinin sözünü istemesi ve Hüseyin’in taleplerini bilmesi ise İngilizleri dehşete düşürmüştü.

İngilizlere göre: Kendisini Şam’daki el-Ahd Cemiyeti üyesi olarak tanıtan bu genç subay, Hicaz’daki Hüseyin’in taleplerini biliyor ve aynı şeyleri o da istiyorsa, bu Hüseyin’in Araplar nezdindeki itibarının sanıldığı üzere Hicaz ile sınırlı değil, bütün bir Arap dünyasını ihtiva edecek boyutta olduğunu gösteriyordu. Bunun üstüne Fârûkî’nin Arap subayların %90’ının El Ahd Cemiyeti’ne üye olduğu istihbaratını vermesi, İngilizlerin Arap isyanına olan inancını daha da körüklemişti.

İngilizleri, kendisinin imparatorluk topraklarında yaşayan bütün Arapların sözcüsü olduğuna inandıran Muhammed Şerîf Fârûkî, İngilizlere ellerini çabuk tutup Şerif Hüseyin’in taleplerine birkaç hafta içinde cevap vermelerini söylemiş, aksi hâlde Arapların tercihini Osmanlı Devleti’nden ve Almanya’dan yana kullanacağını belirtmişti. Madem Şerif bütün Arapları isyan bayrağı altında toplayabilirdi, o zaman hemen harekete geçmeliydi. Oysa Fârûkî ne Şerif’in, ne El Ahd’ın, ne de diğer Arapların temsilcisiydi. Yalnızca kendi düşüncesine göre hareket ediyordu. Londra ise ilginç bir şekilde bu adamı soruşturma ihtiyacı duymamıştı.

Bu fırsatı zayi etmek istemeyen Kahire’deki İstihbarat Şefi Gilbert Clayton, Londra’ya gönderdiği 11 Ekim 1915 tarihli mektubunda Fârûkî’nin dediklerini belgeleyip Şerif Hüseyin’e verilecek toprak meselesini açıklığa kavuşturmanın ve Arap kamuoyunu elde etmenin zaruretine dikkat çekerek gereken adımların atılmasını söylemişti.

O sırada Londra’dakiler, istihbaratı veren bu genç subayın yalan söylediğini bilemezlerdi. Ayrıca Fârûkî’nin kandırdığı tek taraf İngilizler değildi. Şerif Hüseyin’e ve El Ahd Cemiyeti’ne de mektup gönderen Fârûkî, kendisini İngilizlere söz geçirebilen bir casus olarak tanıtmıştı. Bunun üzerine Şerif Hüseyin, Fârûkî’yi Kahire ile irtibatını sağlayacak elçisi olarak görevlendirmişti.

Tarih 1915 sonlarını gösterdiğinde Hindistan’daki görevinden dönmekte olan İngiliz Savaş Bakanı Kitchener’ın yaveri Sir Mark Sykes, Kahire’ye uğramış, kendisine Fârûkî’den bahsedilince -Fârûkî’nin de vadettiği- Arap isyanının gerçekleşebileceğine ikna olmuştu.

Bu düşünceyle Londra’ya ulaşan Sykes, İngiliz kabinesini Arapları desteklemek için ikna etmeye çalışmıştı. Hindistan bakanı ve bazı bakanlar buna karşıyken Sykes’ı destekleyen Kitchener’ın fikri galip gelmiş ve Hüseyin ile anlaşmak için Kahire’ye resmen yetki verilmesi kararı çıkmıştı. Tarihe “McMahon-Hüseyin Yazışmaları” olarak geçen bu karşılıklı mektuplaşmalarda, Hüseyin kuzeyde Mersin ve Adana da dahil olmak üzere imparatorluğun Arap toprakları üzerinde kendi krallığını kurmak istediğini belirtiyordu.

 

Ancak McMahon, Hüseyin’in Halep, Hama, Humus ve Şam’dan vazgeçmesi gerektiğini, çünkü burayı Fransa’nın istediğini söylemişti. Aynı zamanda Basra ve Bağdat konusunda da Araplara bağımsızlık verme meselesini savaştan sonraya ertelemek suretiyle geçiştirmişti. Geriye sadece Hicaz toprakları kalmış, ama İngiltere Hüseyin’den önce onun rakipleri olan İbn Suud gibi Arap liderlerle anlaşma imzaladığından dolayı bu anlaşmalara halel getirecek bir söz vermekten kaçınmıştı. Kısaca İngiltere Hüseyin’e kesin olarak hiçbir vaat vermemişti. İngilizler, onlar Hüseyin’i aldatırken, Fârûkî’nin de kendilerini aldattığını bilmiyordu.

Çünkü 15 Ekim 1915 tarihinde, Muhammed Şerîf el Fârûkî,Mark Sykes ile yaptığı görüşmede ağız değiştirerek Arapların, İttifak kuvvetleri Suriye sahillerine çıkarma yapana kadar isyan başlatmayacağını söylemişti. Daha önce Arap isyanı vadeden Fârûkî şimdi ipe un seriyordu. Şerif Hüseyin de aynı zamanda, İngilizlerin komutayı alacağını düşündüğünden vaktin henüz erken olduğunu öne sürüp harekete geçmeyi reddetmişti. Bu yüzden Sykes, ülkesini ve Fransa’yı Suriye sahillerine yapacakları çıkarmaya ikna etmesi için elini çabuk tutması gerektiğini kavradı. Yoksa isyanın gerçekleşmeyeceğini düşünmüştü. Çünkü o günlerde Avrupa’da tarihin gördüğü en şiddetli muharebelerden biri olan Verdun Savaşı yeni başladığı için, Fransa’nın Suriye’ye asker kaydırması imkânsız gibiydi.

Ancak asker gönderemeyen Fransa’nın, İngilizlerin tek başına çıkarma yapmasına da bölgesel emellerini tehdit edeceği şüphesiyle karşı çıkacağını bilen Sykes, artık bir müzakere masasına oturulup kimin savaş sonrasında ne alacağını belirlemek gerektiğini düşündü.

Hem Araplar hem de Fransızlar Suriye’yi kendileri kontrol etmek istiyordu. Buranın Şerif Hüseyin için önemi Hicaz Demiryolu’nun önemli durakları arasında olmasından ve hattın Şam üzerinden Hicaz’a inmesinden kaynaklanıyordu. Eğer buraları hâkimiyeti altına alırsa, hem nüfuz alanını Hicaz’dan Suriye’ye taşımış olacak hem de demiryolunu da kontrol edeceğinden kendisini devirmek için gelecek İttihatçılara mani olmuş olacaktı.

Fransızlar ise bu bölgede Haçlı Seferleri’ne dayanan tarihsel bir hakları olduğunu iddia ediyor, ayrıca Şam’ı İslâm’ın üçüncü büyük şehri olarak görüyor ve muhtemel bir Arap krallığına buranın merkezlik edeceğini hesaplıyorlardı. Şam’ı elde tutarak, aslında başkenti elde tutmuş olacaklardı.

Bu meseleyi açıklığa kavuşturmak için Sykes ile Fransız meslektaşı François Georges Picot, 23 Kasım 1915’te Londra’da görüşmelere başladı.

Sykes Fransızların Suriye’yi elde etmek istediğini biliyordu. Ancak Fransa’nın doğrudan hakimiyet kurmak istediği sadece Suriye sahilleri ve Lübnan’dı. Suriye’nin iç bölgelerini yönetmeye kaynak ayıramayacağından dolayı buraları kendine bağlı kukla yöneticilerle idare edecekti. Fransa’nın bu niyetinden bihaber Sykes, Pycot’a Suriye’nin bu bölgelerinin Araplara verileceğini söyleyerek burada doğrudan hakimiyet kurmamasını, sadece dış işlerinde Fransa’ya bağlı olmasını istemişti. Fransa’nın arzusuyla tamamen örtüşen bu talebin yanısıra Fransa’ya Musul teklif edilerek İngilizler Fransızların gelecekteki olası Rus tehdidine karşı tampon olmasını istemişti. Ayrıca İskenderun Limanı’nın serbest bir liman olması ve iki tarafın da yönetmeye heves ettiği Filistin topraklarının da uluslararası bir yönetime bırakılması karara bağlanmıştı. Ortadoğu bölgeye yabancı iki gücün elinde böylece paylaşılmış oldu.

Anlaşmadan ülkesi ve Şerif Hüseyin için büyük kazanımlarla döndüğünü düşünen Sykes, tam tersi bir tepki almıştı. Clayton ve arkadaşları Suriye’yi Fransızlara bırakarak Kahire’nin Araplarla ilgili politikalarını geçersiz kıldığı ve Araplara ihanet etmiş olduğu gerekçesiyle Sykes’ı ağır bir şekilde suçlamışlar, bu yüzden Kahire ile Sykes’ın arası bozulmuştu. Daha sonra Sykes da Fransızlara verdiği bu tavizden pişman olacaktı.

1915 yılında 24 yaşında olan bir genç Osmanlı subayının verdiği malumatı soruşturma ihtiyacı duymadan dikkate alan İngiliz Kahire’si, söylediği yalanları “hakikatin kendisi” kabul etmiş, önce Arapların devasa büyüklükte bir isyan başlatacağına inanmış, bunun için Hüseyin’le temasa geçmişti. Muhammed Şerîf Fârûkî’nin söylediği bir başka yalanı daha yutan İngilizler, bunun üzerine Fransızlarla müzakere etme gereği duymuş, böylece günümüz Ortadoğu’sunda birçok sorunun altında yatan, meşhur Sykes-Picot Anlaşması peyda olmuştu.

Üsteğmen Muhammed Şerîf Fârûkî, Kahire’den ayrılarak, 10 Haziran 1916 günü isyan sancağını açan Şerif Hüseyin’e katılmış, birliklerinden birinin kumandanlığını yürütmüştü. Arap isyanının ileri safhalarında ne gibi roller oynamış bilemiyoruz, ama isyana giden süreçte çok mühim işler yaptığı ortada.

 

Muhammed Şerîf Fârûkî, 24 Ekim 1920’de, doğduğu Musul civarında Iraklı bir Arap kabilenin yaptığı baskında öldürüldüğünde sadece 29 yaşındaydı. Kısacık ömrüne boyundan büyük maceralar sığdıran Fârûkî belki de kendisinin bile tahmin edemeyeceği şekilde paramparça bir Ortadoğu miras bıraktı bizlere. Sonuçta gösterdiği çabaların bir kısmı karşılık bulmuş, bir kısım Arap Hüseyin’in önderliğinde Osmanlı’ya baş kaldırmıştı. Kurmak için nice dolaplar çevirdiği Büyük Arap Krallığı ise hiçbir zaman bir hayalden öteye geçememişti…

Kaynak: Mecra/Emir Maruf Şatır

Yorum yapabilmek için lütfen sitemizden üye girişi yapınız!
Sıradaki Haber
Sitemizden en iyi şekilde faydalanmanız için çerezler kullanılmaktadır.